Yakın Çağ Başlarında Osmanlı İmparatorluğu

Sınırlar

Yakın Çağ Başlarında Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları

Yakın çağın ilk döneminde Osmanlı İmparatorluğu bugünkü Anadolu, Trakya, Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan, Romanya (Eflak ve Boğdan), Arnavutluk, Karadağ, Kafkasya, Suriye, Filistin, Irak, Mısır, Hicaz, Trablsugarp, Tunus ve Cezayir bölgelerini kapsayan geniş topraklara sahipti. Bu topraklara Akdeniz’deki Kıbrıs ve Girit adaları ile Ege Denizi’ndeki tüm adalar dahildi. Maramara Denizi, Karadeniz, Ege Denizi ve Kızıl Deniz imparatorluğun sınırları içerisinde kaldığı için birer Türk denizi durumundaydı. Osmanlı’nın toprak ve suları 4 milyon km kareyi bulurken, nüfusu yirmi beş milyon civarındaydı. Başta Türkler olmak üzere Araplar, Grek, Slav, Latin ve Ermeni, Gürcü gibi Kafkasya kökenli unsurlarla, Yahudiler bu nüfusu teşkil ediyordu. İmparatorluk halkı İslam inancından sonra Hıristiyanlık ve nispeten daha az oranda Yahudilik dinlerine mensuptu. Nüfusun çoğunluğunu oluşturan ve İslam dinine mensup olanlar Sünni, Şii, Vahabi; Hıristiyanlar, Ortodoks, Katolik, Protestan; Yahudiler, Maminler, Talmutçular, Karaimler gibi mezheplere ayrılmışlardı.

Kurumlar

Yakın çağa gelindiğinde Osmanlı Devleti’nin içerisine düştüğü bunalımlar ve gerileme sürecini en fazla devletin örgütleri yansıtıyordu. Kanuni Sultan Süleyman döneminde kesin şeklini alan bu kurumlar, monarşik bir devleti oluşturuyordu. Ancak Avrupa’nın aksine Osmanlı’da aristokrat sınıfı yoktu. Devlet hizmetlerine dahil olmak Müslüman olan herkesin hakkıydı. İmparatorlukta hanedan dışında imtiyazlı bir aile bulunmuyordu. Osmanlı hanedanının mirası olan Padişahlık Sultan III. Ahmed dönemine kadar babadan oğula geçerken, bu dönemde taht kavgalarının ve kardeş katlinin önüne geçebilmek amacıyla hanedanın en yaşlı üyesinin padişah olması usulüne geçildi. İmparatorluktaki bütün tebaanın hükümdarı olan Osmanlı padişahının yetkileri sınırsız değildi. Padişahın şeriat kuralları dahilinde saray geleneklerine göre yaşaması bekleniyordu. Sarayın şimşirlik adı da verilen kafes bölümünde hayatını sürdüren padişah adayı olan veliaht şehzade neredeyse bir esir hayatı yaşamaya mahkum edilmişti. Genelde veliahtların eğitimi bir imparatorluğa hükümdar olabilecekleri seviyeden oldukça uzaktı. Şehzadeler okuma yazma dışında, biraz edebiyat ve musiki dersleriyle eğitimlerini tamamlıyorlardı. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nda padişahın eğitimi önemli olmadığı gibi, akıllı olup olmamasına da bakılmazdı. Akıl sağlığı yerinde olmayan bir şehzade bile tahta çıkabilir ve ancak ulema fetvasıyla tahttan indirilebilirdi. Eğitim ve tecrübe yetersizliğinden dolayı tahta çıkan padişah hükmettiği imparatorluğu tanıyamazdı. Bu nedenle hükümdarlık yetkilerini onun adına sadrazam ve şeyhülislam kullanırdı. Padişahın mutlak vekili olan sadrazam, padişahtan sonra devletin en önemli ikinci adamıydı. Protokolde ulemanın başı olan şeyhülislamın bile önünde yer alıyordu. Devlet işleri sadrazamın elindeydi. Savaş durumunda Serdar-ı Ekrem olarak yanına en önde gelen vezirleri alarak ordunun başına geçiyordu. Şeriatın bekçisi olan şeyhülislam devlet işlerini dini kaidelere göre yürütülüp yürütülmediğini takip etmekle yükümlüydü. Şeyhülislam fetva vererek kararını açıklardı. Sadrazam ileri gelen bürokratların oluşturduğu divanın fikrini almak durumundaydı. Ancak kendisinin sorumlu olduğu tek kişi padişah olduğu için divanın kararlarına uyma zorunluluğu yoktu. Savaş, barış ve yabancı devletlerle anlaşma yapmak gibi önemli konular, sadrazam, şeyhülislam, Anadolu ve Rumeli kazaskerlerinin dahil olduğu özel meclislerde karara bağlanırdı. Padişah sadrazam ve şeyhülislamı tayin etme, azletme, sürgün ve ölüm cezasına çarptırma hakkına sahipti. Padişah ise şeriat ve geleneklere uymakla mükellefti. Buna uymadığı takdirde ulema ve yeniçeri ocağı işbirliğiyle tahtan indirilebilir ve öldürülebilirdi. Ancak bu kurumlar genellikle çıkarlarına göre hareket ederek, şeriata aykırılık durumunu isyan ve saltanat değişikliğinin bahanesi olarak öne sürerlerdi. Padişahın kudret sahibi olması da yeniçeri ocağı ve ulema tarafından saygı görmesi açısından kaçınılmazdı. Zayıf padişahların bu teşkilatların oyuncağı durumuna gelmesi mümkündü. Böyle bir durumda ise imparatorluğun yerel yöneticileri bürokratlarla işbirliğine giderek kolayca adaletten uzaklaşırlardı. Yeni çağ başlarında sadrazamın dahil olduğu vezirler sınıfı ile başta şeyhülislam olmak üzere ulema sınıfında yozlaşma devletin gidişatını etkileyecek düzeydeydi. Rüşvet, iltimas ve zorbalık yaygınlaşmıştı. Bu düzen içerisinde sağlam karakterli devlet adamlarının yetişmesi zordu.

Eğitim

Osmanlı İmparatorluğu’nun temel unsuru olan Müslümanların eğitimi devlete aitti. Gayrimüslim nüfus eğitim imtiyazlarına sahip olarak bu görevi kendileri yerine getirirdi. Yakın çağ başlarında eğitim kurumları neredeyse kuruluş dönemindeki şekliyle varlığını sürdürmekteydi. Mekteplerde ilköğretim, medreselerde ise yükseköğretim verilirdi. Şehir ve kasabaların tamamında mektepler, büyük şehirler ve bazı kasabalarda medreseler yer alıyordu. İlköğretime Arap alfabesinin öğretimiyle başlanır, Kur’an okuma dersleri verilir, tecvit ve ilmihal öğretilirdi. Bu dersler tamamen dini alanla sınırlı olup, dünyevî hayata yönelik dersler verilmezdi.

Medreseler disiplinli bir programa sahipti. Parlak öğrenciler, müderrisler tarafından danişment olarak seçilirdi. Danişmentler nâip, imam ya da mektep hocası olarak görevlendirilebilirdi. Medreselerin hariç, dahil ve sahn bölümlerini başarıyla tamamladıkları takdirde mülazım ve ardından müderris olabilirlerdi. Müderrisler uzun yıllar içerisinde kendilerini kanıtladıktan sonra, İstanbul kadısı, Anadolu ve Rumeli kazaskeri ya da şeyhülislam olabilirlerdi. Ancak başarı için hayatlarının yarısını eğitime ayırmak zorundaydılar.

Mektep ve medrese eğitimi kişiyi dini ve edebi bilgilerle donatırken yaşanılan dünyayla ve toplumla ilgili eğitime pek önem verilmezdi. Medreselerde öğrenciler olaylar yerine kuramsal dini meselelerle uğraşırlardı. Öğretim dilinin Arapça olması medreseyi toplumdan koparırdı. Yakın çağ başlarında değişmeyen eğitim sistemi ulemayı ve toplumu dünya şartlarına hazırlamaktan oldukça uzaktı. Bu dönemde Osmanlı’da bir yüksek öğretimin varlığından söz edilemez.

Ordu

Yeniçeriler kanunnamelerine uygun hareket ettikleri kuruluş ve yükselme dönemlerinde imparatorluğun büyümesinin başlıca amili oldular. Ancak devletin gerilemeye başladığı XVII. yüzyıldan itibaren kanunnameler terk edilmeye başlandı. Bu durum otoritesinin temel dayanağı yeniçeriler olan devletin, yeniçeri emellerine hizmet etmek zorunda kalmasıyla sonuçlandı. II. Osman ve III. Ahmet bu gidişatı durdurma çabaları canlarına mal oldu. Yeniçeri isyanları başkenti ve eyaletleri anarşi içerisine iterek devlete büyük darbeler vuruyordu. Başkentteki otoriteyi bile sarsabilen isyanların eyaletlerdeki devlet otoritesini kaldırması, yerel güçlerin kendi çıkarlarına bozulan düzenden faydalanmasına yol açıyordu. Ortaya çıkan ayanlar güçlerine oranla hükümete meydan okuyabiliyordu. Bu istikrarsızlık ekonomik yapıyı da bozuyordu.

Ekonomi

Osmanlı yakın çağ başlarında Avrupa’nın ekonomi ve sanayide gerçekleştirdiği ilerlemenin çok gerisindeydi. İngiltere henüz XVIII. yüzyılda yeni bir üretim sistemine geçmeye başlamıştı. Kömür enerji kaynağı olarak kullanılmaya ve makinelerin çalışması için buharın gücünden yararlanılması büyük bir devrime yol açtı. Sanayi devrimi dış ticaret hacmini artırırken, sanayi üretimi mamüller hal insan gücüyle üretim yapan ülkeleri istila etti. Osmanlı Devleti de bu istila karşısında yenik düştü.

Diplomasi

Osmanlı İmparatorlığı yakın çağ başlarında diplomaside yalnız kalma siyasetini sürdürüyordu. Devlet adamları savaş ve barış için diğer devletlerin desteğini alma yoluna gitmiyorlardı. Hıristiyan bir devletle karşılıklı esaslara dayanan anlaşmalar yapmak temellerini İslam’a dayandıran Osmanlı için müm kün görünmüyordu. Devletin güçlü olduğu dönemlerde bu ilkenin hiçbir zararı olmamakla birlikte, Rusya ve Avusturya devletlerine karşı tek başına savaşamayacağı dönemlerde bu ilkenin zararı ortaya çıktı. BU dönemde henüz daimi elçilikler açılmamıştı. Dolayısıyla Osmanlı Batıyı tanımakta ve takip etmekte son derece yetersiz kalıyordu. Devlet Eflak ve Boğdan beyleri ile Divan-ı Hümayun tercümanlarından Avrupa’daki havadisleri öğrenmeye çalışıyordu. Ancak Rum olan bu iki grup yabancı devletlerin çıkarlarına hizmet etmeyi seçerek yanlış veya eksik bilgilendirmede bulunabiliyordu. Türkler yabancı dil öğrenimine ve yabancı memleketlerde yaşamaya hoş gözle bakmıyorlardı. Bu nedenle tercüme işi Rumlara bırakılmıştı. Devletin kudretli dönemlerinde diplomasinin gevşek tutulduğundan dolayı bu durumun sakıncaları göze batmamaktaydı. Ancak devlet güçsüzleşip varlığını korumak için diplomasiye muhtaç kaldığında bu durumun önemi anlaşılmaya başladı.

Yeni Düzen Arayışları

XVI. yüzyıldan itibaren Osmanlı kurumlarında görülen yozlaşmaya yönelik ilim adamlarınca ciddi çözüm önerileri getirilemedi. Aydınlar bozulmanın sebeplerini aramaya yönelik kaygı içerisinde değildi. Batılılar kafir olarak küçük görüldüğünden onların durumunu inceleyip kıyaslamalarda bulunmaya tenezzül etmiyorlardı. Islahatın yalnızca açık fikirli padişahlar ve vezirler tarafından yapılması mümkündü. II. Osman’ın çabaları yozlaşan kurumlar tarafından boşa çıkarılmasına rağmen, IV. Murat ve Köprülü ailesinden gelen vezirler ıslahat konusunda önemli adımlar atmayı başardılar. Islahatların hedefi yenilik yerine devleti eski haline döndürmekti. Ancak ıslahatçıların kuvvete dayanarak yaptıkları girişimler ölümlerinden sonra devam ettirilemedi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir