Yakın Çağ Başlarında Osmanlı İmparatorluğu

Sınırlar

Yakın Çağ Başlarında Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları

Yakın çağın ilk döneminde Osmanlı İmparatorluğu bugünkü Anadolu, Trakya, Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan, Romanya (Eflak ve Boğdan), Arnavutluk, Karadağ, Kafkasya, Suriye, Filistin, Irak, Mısır, Hicaz, Trablsugarp, Tunus ve Cezayir bölgelerini kapsayan geniş topraklara sahipti. Bu topraklara Akdeniz’deki Kıbrıs ve Girit adaları ile Ege Denizi’ndeki tüm adalar dahildi. Maramara Denizi, Karadeniz, Ege Denizi ve Kızıl Deniz imparatorluğun sınırları içerisinde kaldığı için birer Türk denizi durumundaydı. Osmanlı’nın toprak ve suları 4 milyon km kareyi bulurken, nüfusu yirmi beş milyon civarındaydı. Başta Türkler olmak üzere Araplar, Grek, Slav, Latin ve Ermeni, Gürcü gibi Kafkasya kökenli unsurlarla, Yahudiler bu nüfusu teşkil ediyordu. İmparatorluk halkı İslam inancından sonra Hıristiyanlık ve nispeten daha az oranda Yahudilik dinlerine mensuptu. Nüfusun çoğunluğunu oluşturan ve İslam dinine mensup olanlar Sünni, Şii, Vahabi; Hıristiyanlar, Ortodoks, Katolik, Protestan; Yahudiler, Maminler, Talmutçular, Karaimler gibi mezheplere ayrılmışlardı.

Kurumlar

Yakın çağa gelindiğinde Osmanlı Devleti’nin içerisine düştüğü bunalımlar ve gerileme sürecini en fazla devletin örgütleri yansıtıyordu. Kanuni Sultan Süleyman döneminde kesin şeklini alan bu kurumlar, monarşik bir devleti oluşturuyordu. Ancak Avrupa’nın aksine Osmanlı’da aristokrat sınıfı yoktu. Devlet hizmetlerine dahil olmak Müslüman olan herkesin hakkıydı. İmparatorlukta hanedan dışında imtiyazlı bir aile bulunmuyordu. Osmanlı hanedanının mirası olan Padişahlık Sultan III. Ahmed dönemine kadar babadan oğula geçerken, bu dönemde taht kavgalarının ve kardeş katlinin önüne geçebilmek amacıyla hanedanın en yaşlı üyesinin padişah olması usulüne geçildi. İmparatorluktaki bütün tebaanın hükümdarı olan Osmanlı padişahının yetkileri sınırsız değildi. Padişahın şeriat kuralları dahilinde saray geleneklerine göre yaşaması bekleniyordu. Sarayın şimşirlik adı da verilen kafes bölümünde hayatını sürdüren padişah adayı olan veliaht şehzade neredeyse bir esir hayatı yaşamaya mahkum edilmişti. Genelde veliahtların eğitimi bir imparatorluğa hükümdar olabilecekleri seviyeden oldukça uzaktı. Şehzadeler okuma yazma dışında, biraz edebiyat ve musiki dersleriyle eğitimlerini tamamlıyorlardı. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nda padişahın eğitimi önemli olmadığı gibi, akıllı olup olmamasına da bakılmazdı. Akıl sağlığı yerinde olmayan bir şehzade bile tahta çıkabilir ve ancak ulema fetvasıyla tahttan indirilebilirdi. Eğitim ve tecrübe yetersizliğinden dolayı tahta çıkan padişah hükmettiği imparatorluğu tanıyamazdı. Bu nedenle hükümdarlık yetkilerini onun adına sadrazam ve şeyhülislam kullanırdı. Padişahın mutlak vekili olan sadrazam, padişahtan sonra devletin en önemli ikinci adamıydı. Protokolde ulemanın başı olan şeyhülislamın bile önünde yer alıyordu. Devlet işleri sadrazamın elindeydi. Savaş durumunda Serdar-ı Ekrem olarak yanına en önde gelen vezirleri alarak ordunun başına geçiyordu. Şeriatın bekçisi olan şeyhülislam devlet işlerini dini kaidelere göre yürütülüp yürütülmediğini takip etmekle yükümlüydü. Şeyhülislam fetva vererek kararını açıklardı. Sadrazam ileri gelen bürokratların oluşturduğu divanın fikrini almak durumundaydı. Ancak kendisinin sorumlu olduğu tek kişi padişah olduğu için divanın kararlarına uyma zorunluluğu yoktu. Savaş, barış ve yabancı devletlerle anlaşma yapmak gibi önemli konular, sadrazam, şeyhülislam, Anadolu ve Rumeli kazaskerlerinin dahil olduğu özel meclislerde karara bağlanırdı. Padişah sadrazam ve şeyhülislamı tayin etme, azletme, sürgün ve ölüm cezasına çarptırma hakkına sahipti. Padişah ise şeriat ve geleneklere uymakla mükellefti. Buna uymadığı takdirde ulema ve yeniçeri ocağı işbirliğiyle tahtan indirilebilir ve öldürülebilirdi. Ancak bu kurumlar genellikle çıkarlarına göre hareket ederek, şeriata aykırılık durumunu isyan ve saltanat değişikliğinin bahanesi olarak öne sürerlerdi. Padişahın kudret sahibi olması da yeniçeri ocağı ve ulema tarafından saygı görmesi açısından kaçınılmazdı. Zayıf padişahların bu teşkilatların oyuncağı durumuna gelmesi mümkündü. Böyle bir durumda ise imparatorluğun yerel yöneticileri bürokratlarla işbirliğine giderek kolayca adaletten uzaklaşırlardı. Yeni çağ başlarında sadrazamın dahil olduğu vezirler sınıfı ile başta şeyhülislam olmak üzere ulema sınıfında yozlaşma devletin gidişatını etkileyecek düzeydeydi. Rüşvet, iltimas ve zorbalık yaygınlaşmıştı. Bu düzen içerisinde sağlam karakterli devlet adamlarının yetişmesi zordu.

Eğitim

Osmanlı İmparatorluğu’nun temel unsuru olan Müslümanların eğitimi devlete aitti. Gayrimüslim nüfus eğitim imtiyazlarına sahip olarak bu görevi kendileri yerine getirirdi. Yakın çağ başlarında eğitim kurumları neredeyse kuruluş dönemindeki şekliyle varlığını sürdürmekteydi. Mekteplerde ilköğretim, medreselerde ise yükseköğretim verilirdi. Şehir ve kasabaların tamamında mektepler, büyük şehirler ve bazı kasabalarda medreseler yer alıyordu. İlköğretime Arap alfabesinin öğretimiyle başlanır, Kur’an okuma dersleri verilir, tecvit ve ilmihal öğretilirdi. Bu dersler tamamen dini alanla sınırlı olup, dünyevî hayata yönelik dersler verilmezdi.

Medreseler disiplinli bir programa sahipti. Parlak öğrenciler, müderrisler tarafından danişment olarak seçilirdi. Danişmentler nâip, imam ya da mektep hocası olarak görevlendirilebilirdi. Medreselerin hariç, dahil ve sahn bölümlerini başarıyla tamamladıkları takdirde mülazım ve ardından müderris olabilirlerdi. Müderrisler uzun yıllar içerisinde kendilerini kanıtladıktan sonra, İstanbul kadısı, Anadolu ve Rumeli kazaskeri ya da şeyhülislam olabilirlerdi. Ancak başarı için hayatlarının yarısını eğitime ayırmak zorundaydılar.

Mektep ve medrese eğitimi kişiyi dini ve edebi bilgilerle donatırken yaşanılan dünyayla ve toplumla ilgili eğitime pek önem verilmezdi. Medreselerde öğrenciler olaylar yerine kuramsal dini meselelerle uğraşırlardı. Öğretim dilinin Arapça olması medreseyi toplumdan koparırdı. Yakın çağ başlarında değişmeyen eğitim sistemi ulemayı ve toplumu dünya şartlarına hazırlamaktan oldukça uzaktı. Bu dönemde Osmanlı’da bir yüksek öğretimin varlığından söz edilemez.

Ordu

Yeniçeriler kanunnamelerine uygun hareket ettikleri kuruluş ve yükselme dönemlerinde imparatorluğun büyümesinin başlıca amili oldular. Ancak devletin gerilemeye başladığı XVII. yüzyıldan itibaren kanunnameler terk edilmeye başlandı. Bu durum otoritesinin temel dayanağı yeniçeriler olan devletin, yeniçeri emellerine hizmet etmek zorunda kalmasıyla sonuçlandı. II. Osman ve III. Ahmet bu gidişatı durdurma çabaları canlarına mal oldu. Yeniçeri isyanları başkenti ve eyaletleri anarşi içerisine iterek devlete büyük darbeler vuruyordu. Başkentteki otoriteyi bile sarsabilen isyanların eyaletlerdeki devlet otoritesini kaldırması, yerel güçlerin kendi çıkarlarına bozulan düzenden faydalanmasına yol açıyordu. Ortaya çıkan ayanlar güçlerine oranla hükümete meydan okuyabiliyordu. Bu istikrarsızlık ekonomik yapıyı da bozuyordu.

Ekonomi

Osmanlı yakın çağ başlarında Avrupa’nın ekonomi ve sanayide gerçekleştirdiği ilerlemenin çok gerisindeydi. İngiltere henüz XVIII. yüzyılda yeni bir üretim sistemine geçmeye başlamıştı. Kömür enerji kaynağı olarak kullanılmaya ve makinelerin çalışması için buharın gücünden yararlanılması büyük bir devrime yol açtı. Sanayi devrimi dış ticaret hacmini artırırken, sanayi üretimi mamüller hal insan gücüyle üretim yapan ülkeleri istila etti. Osmanlı Devleti de bu istila karşısında yenik düştü.

Diplomasi

Osmanlı İmparatorlığı yakın çağ başlarında diplomaside yalnız kalma siyasetini sürdürüyordu. Devlet adamları savaş ve barış için diğer devletlerin desteğini alma yoluna gitmiyorlardı. Hıristiyan bir devletle karşılıklı esaslara dayanan anlaşmalar yapmak temellerini İslam’a dayandıran Osmanlı için müm kün görünmüyordu. Devletin güçlü olduğu dönemlerde bu ilkenin hiçbir zararı olmamakla birlikte, Rusya ve Avusturya devletlerine karşı tek başına savaşamayacağı dönemlerde bu ilkenin zararı ortaya çıktı. BU dönemde henüz daimi elçilikler açılmamıştı. Dolayısıyla Osmanlı Batıyı tanımakta ve takip etmekte son derece yetersiz kalıyordu. Devlet Eflak ve Boğdan beyleri ile Divan-ı Hümayun tercümanlarından Avrupa’daki havadisleri öğrenmeye çalışıyordu. Ancak Rum olan bu iki grup yabancı devletlerin çıkarlarına hizmet etmeyi seçerek yanlış veya eksik bilgilendirmede bulunabiliyordu. Türkler yabancı dil öğrenimine ve yabancı memleketlerde yaşamaya hoş gözle bakmıyorlardı. Bu nedenle tercüme işi Rumlara bırakılmıştı. Devletin kudretli dönemlerinde diplomasinin gevşek tutulduğundan dolayı bu durumun sakıncaları göze batmamaktaydı. Ancak devlet güçsüzleşip varlığını korumak için diplomasiye muhtaç kaldığında bu durumun önemi anlaşılmaya başladı.

Yeni Düzen Arayışları

XVI. yüzyıldan itibaren Osmanlı kurumlarında görülen yozlaşmaya yönelik ilim adamlarınca ciddi çözüm önerileri getirilemedi. Aydınlar bozulmanın sebeplerini aramaya yönelik kaygı içerisinde değildi. Batılılar kafir olarak küçük görüldüğünden onların durumunu inceleyip kıyaslamalarda bulunmaya tenezzül etmiyorlardı. Islahatın yalnızca açık fikirli padişahlar ve vezirler tarafından yapılması mümkündü. II. Osman’ın çabaları yozlaşan kurumlar tarafından boşa çıkarılmasına rağmen, IV. Murat ve Köprülü ailesinden gelen vezirler ıslahat konusunda önemli adımlar atmayı başardılar. Islahatların hedefi yenilik yerine devleti eski haline döndürmekti. Ancak ıslahatçıların kuvvete dayanarak yaptıkları girişimler ölümlerinden sonra devam ettirilemedi.

Boze Muharebesi

Fokşan muharebesi orduda büyük bir moral bozukluğuna yol açtı. Bu yenilginin izlerini silmek isteyen Sadrazam, Kemankeş Mustafa Paşa ile Çarhacı Abdi Paşanın komutalarındaki büyük kuvvetlerle Rımnik (Ramnic) suyu yakınlarında olduğunu düşündüğü düşmana saldırmaya karar verdi. Ancak Osmanlı orduları bölgeye geldiklerinde aralarında irtibatı sağlayamamışlardı. Buna karşın Rusya ile Avusturya, Osmanlı’Ya karşı bir kez daha birlikte hareket etmeye karar vermişlerdi. Rus generali Suvarof ile Avusturya prensi Koburg, önce Kemankeş Mustafa Paşa’nın kuvvetlerine, daha sonra da Çarhacı Abdi Paşa’nın süvari kuvvetlerine saldırdılar. Yenilgiye uğrayan Osmanlı kuvvetleri geri çekilirken Buzau suyu köprüsünü geçişleri esnasında arkadan düşmanın geldiğini sanarak paniğe kapıldılar. Çok sayıda askerin Boze sularında boğulduğu bu olay Osmanlı tarih yazarları tarafından “Boze bozgunu” şeklinde isimlendirildi. Kazandıkları zaferden sonra Ruslar, Akkerman’ı, Avusturyalılar da Belgrat ile Semendre’yi ele geçirdiler. Kısa bir süre sonra Bender ve Basarabya da Ruslar’a teslim oldu.

Fokşan Muharebesi

Osmanlı – Rus ve Osmanlı – Avusturya Savaşları (1787-1792)

1788 yılında Boğdan’a yerleşen Ruslar Avusturya’nın desteğiyle Tuna’yı geçerek Kalas’ı kuşattılar. Kalas’ta savunma için yeterli sayıda Osmanlı askeri bulunmuyordu. Rus generali Kaminski komutasındaki Ruslar, Kalas ‘ı ele geçirerek 4000 civarında Osmanlı askerini şehit ya da esir ettiler. Ordu ve Osmanlı başkenti bu felaketin acısını yaşarken başka bir yenilgi ortaya çıktı. Yusuf Paşa’nın yerine sadrazam olarak atanan Kethüda Hüseyin Paşa, Kalas hadisesinden sonra düşmana ağır bir darbe indirmeyi düşündü. Yaş bölgesinde toplanan Ruslara saldırma vazifesini Kemankeş Mustafa Paşa’ya verdi. Paşa, Eflak’ta bulunan kuvvetlerle birlikte atlı ve yaya olmak üzere toplamda 25.000 kişilik bir orduyla Fokşan üzerine yürüdü. Avusturya komutanı Prens Koburg ile anlaşan Rus generali Suvarof, Mustafa Paşa’nın ordusuna iki yönden saldırarak bozguna uğrattı. Mustafa Paşa’nın askerleri İbrail ve Bükreş’e kaçtılar. Kaçamayanlar ordunun bütün ağırlığı ve cephanesiyle birlikte esir oldular.

Kutsal Yerler Sorunu

Ortadoğu’da yer alan ve dünyanın bilinen ilk şehirlerinden biri olan Kudüs, üç semavi din olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam için kutsal kabul edilmektedir. Hz. İsa’nın doğup büyüdüğü ve Hıristiyanlık inancını yaydığı ve öldürüldüğü yer olan Kudüs şehri, Hz. Meryem’in de bu şehirde yaşamış olması nedeniyle Hıristiyanlığın en erken dönemlerinden itibaren, bu dine mensup olanlarca kutsal kabul edildi. Bu kent ve civarında pek çok kilise inşa edilerek, zamanla bu mabetlere ziyaret ve tören yerleri eklendi. Hıristiyanlığın en fazla değer verdiği bu iki ismin yanı sıra, bu kenti Müslümanlardan almak için Haçlı Seferleri’nin neticesinde kurulan krallıkların başına geçen kralların mezarları da Kudüs’te yerini aldı. Hıristiyanlar, dini inançlarının önemli bir kısmını oluşturan bu kutsal anıtlarının korunması, idare edilmesi ve onarılması işlerine büyük önem verdiler. Bu önem zamanla Ortodoks ve Katolik rekabetine yol açtı. Rekabet yalnızca Hıristiyanları ilgilendirmemekte, Kudüs’e sahip olan devletlerin de doğal olarak önemli bir problemine dönüşmekteydi. Osmanlı Devleti’nin Ortodoksların başı konumundaki Rum Patriği’nin başkenti olan İstanbul’u fethetmesi, Kudüs problemini de devralmasına yol açtı. Kutsal yerlerde Katolik, Ortodoks ve Ermenilerin hakları tartışmalı bir biçimde belirlenmişti. 1455’te İstanbul’a gelen Kudüs Rum Patriği, Hz. Ömer’in kutsal yerler konusunda Ortodokslara tanıdığı hakları gösteren yazısını Fatih’e göstererek bu haklarını onaylattı. Fatih’ten sonra Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde Rum ve Ermenilere yeni menşurlar verilerek, Kutsal yerlerdeki ayrıcalıkları tanındı. Bu duruma gücenen Katolikler çeşitli vesilelerle Rum ve Ermenilerle gerginlik çıkardılar. Örneğin Sultan IV. Murad döneminde gerçekleşen bir anlaşmazlık Kudüs mahkemesi tarafından çözülemeyince İstanbul’da dönemin şeyhülislamı Yahya Efendi ile vezirler ve kazaskerlerden kurulan özel bir divanda ele alınarak Ortodokslar lehine kararlar verildi. Yine benzer şekilde 1644 ve 1657 yılında meydana gelen ve İstanbul’a taşınan anlaşmazlıklar Ortodokslar lehine çözüme kavuşturuldu. Kanuni Sultan döneminde Osmanlı ile dost olan Fransa kutsal yerler sorunuyla yakından ilgilendi. Katoliklerin Kudüs kadılığından 1564 yılından itibaren elde ettikleri hüccetlerle sahip oldukları hak ve imtiyazlar 1673 yılında Fransa’ya verilen kapitülasyonlarda da yer aldı. 1740 yılında kapitülasyonların son kez yenilenerek kesinleştirilmesi esnasında Katoliklerin kutsal yerlerdeki hakları bir kez daha onaylanmış oldu. Fransız Devrimiyle kabul edilen laiklik ilkesinin, idarecileri Katolik çıkarları ve dolayısıyla kutsal yerler meselesinden bir süre uzaklaştırması, Katolikleri hamiden yoksun bıraktı. Viyana Kongresi’nden sonra devrim ilkelerinin geri plana atılması ve Fransa’da krallığın tekrar kurulması Fransızların ilgisini blr kez daha bu meselelere yöneltti. Ancak bu kez Ortodoksların güçlü bir hamisi olan Rusya’yı karşılarında buldular. Rusya Osmanlı Devleti’ne karşı izlediği siyasette dini politikayı temel olarak kabul etmişti. Osmanlı tebaasının büyük kısmının Ortodoks kilisesine bağlı olması Ortodoks olan Rusya’nın işini kolaylaştırıyordu. Kutsal yerlerde Ortodokslara Katoliklerden çok daha erken dönemlerde haklar verilmişti. Rusya bunu kullanmak istiyordu. 1774 yılında imzalanan Kaynarca Antlaşması’yla İstanbul’da Rusya elçisinin himayesinde bir Rus Ortodoks kilisesinin kurulması, Rus hacıların Kudüs’e ziyaretlerini serbest bir şekilde gerçekleştirmelerini sağladı. Devrim esnasında Fransızların laiklik ilkelerinin ilgilerini Kudüs’ten çekmeleri Rusya’nın işine yaramıştı. Rusya, Ortodoksların hamisi rolüne soyunarak Fransa’ya karşı üstünlük sağladı. 1848 yılında cumhurbaşkanı olan Lui Napolyon’un, kendisini imparator ilan etmesi ve bu süreçte Katolik partisinden gördüğü desteğe yönelik sadakatini göstermesi açısından ve ayrıca rejim değişikliğini kamuoyu gündeminden düşürmesi açısından Kutsal Yerler meselesini gündeme taşıması bu konuda Rusya’nın karşısına Fransa’yı bir denge unsuru olarak çıkardı. Fransa, Osmanlı’dan Beytüllahim’im büyük kilisesine yeni bir yıldız konulması, mağara mefruşatının yenilenmesi, İsa’nın doğduğu kilisede serbest hareket edilmesi, Meryem’in mezar ve türbesinde, Kutsal Taşta, İsa’nın mezarında Katolik haklarının tanınması, Frenk rahipleinin Kamame Kilisesi’nin kubbesini tamir etme hakkına sahip olması ve kilisedeki eşyanın 1808 yangınından önceki haline konulması gibi taleplerde bulundu. İstanbul’daki Avusturya, İspanya, Portekiz, İki Sicilya ve Toskana temsilcileri Fransa’yı bu konuda desteklediler. Osmanlı hükümeti karma bir komisyon kurularak ilgili taleplerin ferman ve menşurlar ışığında incelenerek çözüme kavuşturulmasına karar verdi. Komisyonda Fener Patrikhanesinden birinin yer alması Fransa’nın itirazına yol açtı. Rus Çarı da sultana ilettiği bir mektupla komisyonun dağıtılmasını ve var olan durumun devamını talep etti. Hükümet komisyonu dağıtarak sadece Müslümanlardan bir komisyon oluşturdu. Sonuç olarak Fransız istekleri reddedildi. Karar Osmanlı üzerindeki Rus baskısının yansıması olarak değerlendirildi. Çar I. Nikola İstanbul’a Prens Mençikof’u olağanüstü elçi olarak yollayarak bu baskıyı artırmayı ve Osmanlı’yı himayesine almayı hedefliyordu. Mençikof hükümete sözlü bir notayla, Rum Ortodoks kilisesinin kutsal yerler sorunundaki isteklerinin kabulü, Beytüllahim kilisesinin anahtarlarının ve İsa’nın doğduğu mağaranın bakım işinin Ortodokslara bırakılmasını, Beytüllahim bahçesinin Ortodoks ve Katoliklerin ortak nezareti altına konulmasını ve Kamame kilisesinin onarımının Fener patriğine verilmesini istedi. Bunun yanı sıra Ortodoks tebaanın Rusya tarafından himay edilmesini de ekledi. Rus elçisi Küçük Kaynarca’da elde edilen haklara dayanarak Ortodoks tebaanın himayesiyle ilgili yeni bir anlaşma yapılmasını ya da en azından bir senetle bu işin çözülmesini istiyordu. Rus Çarını Osmanlı sınırlarındaki on iki milyon ortodoksun hamisi yapacak böyle bir anlaşma Osmanlı’nın egemenlik hakkına gölge düşüreceği için kabul edilmeyerek, Mençikof’un gizlilik isteğine aykırı olarak durum İngiliz ve Fransızlara haber verildi. Fransızlar Çanakkale’ye filo yollarken, İngiliz elçisi Stratford Redcliff hükümete Mençikof’un kutsal yerler konusundaki taleplerinin adil bir şekilde ele alınmasını ancak Ortodoksların Rusya’nın himayesine sokulması talebinin reddedilmesini tavsiye etti. Aynı zamanda Malta’daki İngiliz donanmasının Çanakkale’ye hareket etmesini emretti. Fransız elçisi De La Cour, Mençikof ile kutsal yerler problemini görüştü. Problem üç haftada tarafları memnun edecek şekilde çözüme kavuşturuldu. Ancak Ruslar Ortodoks tebaanın himayesi konusunda ısrarlarını sürdürdüler. Neticede taleplerin reddi, Rusların Osmanlı ile ilişkilerini kesmelerine bahane oldu. Bu savaş anlamına geliyordu. Kutsal Yerler problemi konusunda Avrupa basını Ruslara karşı Türkleri desteklemişti. Bu yönüyle Katolikler Ortodoks Ruslara karşı Müslümanlarla ortak tutum takınmış oluyordu. Görünürdeki sebebi Kutsal yerler problemi olan Kırım Harbi iki taraftantan da pek çok can kaybına ve maddi zarara sebep oldu. Kutsal Yerler Problemi Rusya’nın Boğazlar ve Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını sağlamak için kullandığı bir bahanesi oldu.

Kaynakça

Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, Cilt V, TTK, Ankara, 2017.

Yaş Antlaşması

1787-1792 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda imzalanan antlaşmadır. 19 Ağustos 1787’de Osmanlı Devleti Kırım’ı geri almak amacıyla Rusya’ya savaş ilan etmişti. 1784 yılındaki Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla bağımsız bir devlet haline gelen Kırım, 1783 yılında Rusya tarafından ilhak edilmişti. Kırım, Osmanlı açısından temel olarak iki öneme sahipti. Birincisi kaybedilen ilk İslam toprağıydı. İkincisi ise Kırım o dönemde İstanbul’un kapısı mahiyetindeydi. Kırım’ı alan Ruslar İstanbul için tehdit oluşturuyorlardı. Antlaşma ile Rusya Okaşof ile Dinyester ve Prut Nehirleri arasındaki topraklara sahip oldu. Osmanlı ise Kırım’ı geri almak konusundaki ümidini ve daha fazla toprağını yitirdi.